Alem nedir

Cuma, 22 Mart 2013, 12:16 | Bilgi Paylaşımı | 0 Yorum
by admin

Alem ne demek, Alem nedir

Alem (Arapçada “kendisi ile bir ilme ulaşılan araç”), İslam’da, Allah’ın varlığının bilgisine götüren bir araç olması bakımından evrenin bir başka adı. Aynca yeryüzü, öbür gezegenler ve yıldızların oluşturduğu sistem; dünya ve öteki dünya (ahiret); aynı çeşitten şeylerin bütünü anlamında da kullanılır. “İlim âlemi”, “edebiyat âlemi” gibi insanların oluşturduğu birlikler anlamını da dile getirebilir. Dolayısıyla çok sayıda âlemden söz etmek olanaklıdır ve bu çokluğu anlatmak için “on sekiz bin âlem” deyimi kullanılır.

Kuran’da âlem sözcüğü en çok dünya-ahiret, emr-halk karşılığında geçer. Dünya ve ahiret âlemleri “fani âlem-bâki âlem”, “yalan âlem-gerçek âlem”, “iş ve sorumluluk âlemi-ceza ve ödül âlemi” olarak da adlandırılır. Emr âlemine gayb, melekut, ceberut, nurani, ruhani ve ulvi âlem; halk (Arapçada halk: “yaratılma”) âlemine ise şehadet, mülk, zulmani, cismani, maddi ve süfli âlem adı da verilir. Hadis, fıkıh ve kelam bilginleri dünya-ahiret âlemleri üzerinde dururken mutasavvıflar emr-halk âlemlerine öncelik verirler.

İslam felsefecileri, kelam bilginleri ve mutasavvıfların âlem konusundaki görüşleri büyük ölçüde eski Yunan filozoflarının etkisini taşır. Aristoteles’e göre âlemin maddesi olan “heyula” ezeli ve başlangıçsız-dır (kadim), başka bir deyişle yaratılmamıştır. Allah heyulaya biçim, düzen ve hareket vermiştir. Biçim ve düzen verilmemiş âlem kaos, biçim ve düzen verilmiş âlem ise kozmostur. Aristoteles’in âlem konusundaki bu görüşü, ana çizgileriyle Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi İslam felsefecileri tarafından benimsenmiş, yorumlanmıştır. Kelam bilginleri ise felsefecilerin bu görüşlerine karşı çıkarak âlemin kadim değil hadis,, yani sonradan olma ve yaratılmış olduğu tezini geliştirmişlerdir.

Özellikle mutasavvıfları etkileyen Platon’a göre birisi idealar, öbürü gölgeler olmak üzere iki âlem vardır. Maddeler âlemi idealar (ayân-ı sabite) âleminin gölgesidir ve varlığı ona bağlıdır. Mutasavvıflar da, farklı biçimde de olsa, âlem konusunda aynı görüştedirler. Varlıklar Allah’ın ilminde sabit gerçeklikler (ayân-ı sabite, idealar) halinde bulunmaktadır. Allah’ın isim ve sıfatlan bunlar aracılığı ile ortaya çıkar ve ruhlar, nefisler âlemi olan melekût âlemi oluşur. Bu âlem aynı zamanda güçler âlemidir. Güçlerin madde halinde ortaya çıkmasıyla da halk, yani duyular âlemi oluşur. Bu yaklaşımın sonucu olarak mutasavvıflar âlemin çeşitli derecelerinden, basamaklarından söz etmişler ve buna “Hazerat-ı Hamse”, “Tenezzülat-ı Hamse” adını vermişlerdir. Buna göre varlığın beş derecesi vardır: 1) Kendi içinde ahadiyet, vahdet ve vahidi-yet olmak üzere üç basamağı bulunan uluhiyet (tanrılık) derecesi, 2) ruhlar derecesi, emr âlemi, 3) misal âlemi, 4) cisimler âlemi, 5) mertebe-i camia ya da insan-ı kâmil (yetkin insan).

alem, cami, türbe, medrese, çarşı gibi dinsel ya da resmî İslam yapılannda kubbe ve külahlann tepesine konan hilal örgeli tepelik. Yapılardan başka minare, mimber, şadırvan gibi mimarlık öğelerinin çatılan üstüne de konur.

Bir güç simgesi ve yapıyı bütünleyici estetik bir öğe olmasının yanı sıra, kubbenin kurşun kaplamalannın tepede birleştiği açıklığı örtmek ve örtü malzemesinin yerinden kaymasını önlemek gibi yapısal bir

işlevi de vardır. Tepedeki açıklığın üstüne oturan en alt bölümüne kova (küp), üstündeki bölümlere de sırasıyla büyük küp, bilezik, armut, boyun, küçük küp, en üstteki bölüme de hilal (ayça) denir. Hilalin ağzı kıble yönünü gösterir. Genellikle içi boş metalden hazırlanan bu bölümler birbirine kenetlendikten sonra altın yaldızla boyanır.
Eski Türklerde kötü ruhlardan ve nazardan korunmak için genellikle çadırların tepesine bir sırığa geçirilmiş boncuklar konurdu. Moncuk adı verilen bu tepeliklerin benzerlerine Buda mabetlerinde de rastlanır. Hıristiyan mimarlığında ise yer yer alem işlevi gören haçlar ya da başka tür tepelikler kullanılmıştır.

alem, tuğ ile birlikte iktidar sahipliğini simgeleyen bayrak. Özellikle Orta ve ön Asya’nın pek çok atlı göçebe topluluğunda bu tür “alamet”ler, banşta ve savaşta otoritenin, emir yetkisinin toplandığı kişiyi; çarpışma anında, komuta merkezini, toplaşma noktasını ve askerlerin izleyecekleri hareketi göstermeye yarardı. İslam öncesi Türkler bu amaçla “haliş” denen siyah, beyaz ve kırmızı bayraklar kullanırlardı. İslam devletlerinde ise “liva”, “rayet” ve “alem” adlarında, türlü renk ve biçimlerde bayraklar kullanılırdı.

Hz. Muhammed’in kutsal alemi Ukab’dı Emevilerin beyaz, Abbasilerin de siyah alemleri vardı. Sultanı ve hükümranlığı simgeleyen mızraklı alemin tepesine bir de tuğ bağlanarak hükümdarın yanında taşınırdı. Söylenceye göre, Konya’daki Selçuklu Sultanlığı, 13. yüzyılın sonuna doğru başka saltanat simgelerinin yanı sıra, bir de ak alem göndermek suretiyle Osman Gazi’nin uç beyliğini tanımıştı. Belki buna da bağlı olarak, ilk Osmanlı alemi beyazdı ve ak alem diye anılırdı. Bunun yanı sıra bir de kırmızı savaş alemi vardı. II. Mehmed (Fatih) donanma için yeşil bir alem daha hazırlattı ve üstünde açık hilaller bulunan Osmanlı alemleri gittikçe çoğaldı. Her yeni padişah tahta çıktığında, üzerinde kendi adıyla birlikte üçer hilal bulunan yeni saltanat bayraklarının hazırlanması, ilk yapılan işlerdendi. Alemhayı padişahi, alemhayı Osmani denen bu saltanat bayraklarının sayısı, bir kaynağa göre, I. Süleyman (Kanuni) dönemine değin dört, sonra yedi oldu; bir başka kaynağa göre, bunların ikisi kırmızı, ikisi çizgili, biri beyaz, biri yeşil, biri de san renkteydi. Ancak bütün kaynaklara göre, ak alem hepsinden büyük önem taşıyordu. Gene bu saltanat alemlerindeki hilal ve yıldız motifleri kudreti ve tanrısal egemenliği simgeliyordu. III. Selim döneminde düz kırmızı zemin üstüne tek hilal ve önündeki sekiz köşeli yıldızdan oluşan ve bugünkü Türk bayrağının ilk biçimi sayılan bayrak, alem olarak benimsendi. Son dönemlerde, uzun ve ucu iki çatallı, kırmızı renkli, ortasında yeşil zemin üstünde üç beyaz hilal bulunan padişah alemleri kullanıldı.

Alem nedir anlamı açıklaması …

Yorum Yazın