Bir Metin Üzerinde Ses Olayları İncelenmesi Tespiti

Perşembe, 10 Kasım 2016, 20:19 | Genel | 48 Comments
by ozden

Metinde Ses Olaylarını Bulma, Bir Metin Üzerinde Ses Olayları İncelenmesi Tespiti

Ali’yi arkasına taktı. Dükkânına getirdi. Bu adam pek titiz, pek huysuz, oldukça çekilmez biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden şimdiye kadar bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali’yi eline geçirince hemen dükkânının köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti, oraya oturdu. Her şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi… Sabah namazından beş saat önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor… ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor, uykuya yatmadan ertesi sabah için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti.

Taktı: Ünsüz benzeşmesi

Oldukça: Ünsüz benzeşmesi

Cimriliğinden: Ünsüz yumuşaması

Hizmetçi: Ünsüz benzeşmesi

Tutamamıştı: Ünsüz benzeşmesi

Yerleştirdi: Ünsüz benzeşmesi

Yaptırmaya: Ünsüz benzeşmesi

Kentten: Ünsüz benzeşmesi

Kestiriyor: Ünsüz benzeşmesi

Sattırıyor: Ünsüz benzeşmesi

Yedirdiği: Ünsüz yumuşaması

İçirdiği: Ünsüz yumuşaması

Yalnız: Ünlü düşmesi

Köpeğe: Ünsüz yumuşaması

Baştan: Ünsüz benzeşmesi

Uykuya: Ünlü düşmesi

Yolluyordu: Ünlü daralması

Temizletti: Ünsüz benzeşmesi

Ses Olayları Metin İncelemesi Hakkında Görüşlerinizi Aşağıdan Hemen Paylaşabilirsiniz

48 yorum yazılmış, sizde hemen aşağıdan yorum yazabilirsiniz "Bir Metin Üzerinde Ses Olayları İncelenmesi Tespiti"

  1. Tumblr diyor ki:

    kızlar verene ses olayı veriyorum …

  2. Afacan cojuk diyor ki:

    Çok sağolsun Edebiyat ödevi ydi yaptım.😂😁😀

  3. sanane diyor ki:

    ben yapmadım la MK

  4. sanane diyor ki:

    bu ne la ben yazarak bulalım dedim yazmadan yazmış bu MK

  5. esmanur diyor ki:

    yeni metinlerin ses olaylarınıda yazın hoca bunların inrernetten oldugunu anlıyor :D

  6. rahime diyor ki:

    Ahmet batman bana ikimizi anlat kitabinin ilk beş sayfasindaki ses olaylari banada bir yardimcı olursaniz ćok sevinirim

  7. biri diyor ki:

    arkadaşlar size bişe sorabilirmiyim

  8. doga diyor ki:

    bu metnin başlığı yokmu ??? mk

  9. şilan diyor ki:

    beşbinbeşyuz lira tine çarpintı tutacak her gece hesap hesap bari bir işe yarasa

  10. Sevgi özdemir diyor ki:

    Arkadaşlar acilll.lütfen..sakarya şiirinin ses olaylarını acıklarmısınız teşekkürler

  11. betül42 diyor ki:

    perili köşk ses olayları lütfen yardımcı olurmusunuz?

  12. Ömer Faruk diyor ki:

    Tesekkurler Dıl Anlatım Performansında Isıme Yaradı

    ——-Site Yönetimi——-
    EOkulEgitim.Com
    Ömer Faruk TUNA

  13. Gokselkaya diyor ki:

    Ertesi günü postacı bir zarf uzattı elime.
    Açıp okumaya başladım:

    “Sevgili Bonnie, annem ve babam da kanserdi ve ikisinide,
    altı ay gibi kısa bir sürede kaybettim. İkisi içinde çok çabaladım
    ama doğrusu dostlarımın sevgisi ve cömertliği olmasaydı hiç
    bir şey yapamazdım. Gerçek dostlarım olduğu için kendimi hep
    şanslı hissettim. Gayle’de senin gibi bir dostu olduğu için
    çok şanslı. En iyi dileklerimle. Norma”

    Dondurma dükkanının sahibiydi mektubu yazan.
    Benim masasına bıraktığım çek de zarfın içindeydi. Bu metindeki ses olayalrini bulurmusunuz acil

  14. Mehmet diyor ki:

    En az 300kemilelik ses bilgisine uyan metin

  15. misafir diyor ki:

    Şiirde yazabilirmisiniz

  16. Berkay diyor ki:

    Arkadaşlar LTfen yardımcı OluN işe yarar olsun acilen lazım Yoksa Dil anlatım dersi bizlere Gircek Hamına :(

  17. oğuzhan diyor ki:

    Ne güzel geçti bütün yaz,
    Geceler küçük bahçede…
    Sen zambaklar kadar beyaz
    Ve ürkek bir düşüncede,
    Sanki mehtaplı gecede,
    Hülyan, eşiği aşılmaz
    Bir saray olmuştu bize;
    Hapsolmuş gibiydim bense,
    Bir çözülmez bilmecede.
    Ne güzel geçti bütün yaz,
    Geceler küçük bahçede.
    arkadaşlar bulursunuz ses olaylarını sevinirim lütfen

  18. oğuzhan diyor ki:

    Kendimi hafifçe heyecanlı hissediyordum: Bir sürü sıgara içmiştim; son olsun diye bir tane daha yaktım. Bu biter bitmez yatağa girmeliydim: Yarın vücudum dinlenmiş, zihnim açık olmalıydı.
    Sıgarayı içerken Hâmid’den ve mesela bir Davalaciro diskuru veya Ankara’nın ünlü eleştirmecisinden, kendi diliyle yazılmış bir söyleşi okuyayım dedim; ama baktım ki heyecanım bütün anlayışsızlığımı seferber etmiş ve ben en açık alay unsurlarını bile atlayıp geçiyorum, hattâ kabalaşacağım; bıraktım.
    Bu heyecan, şiddetle ihtiyacım olan uykuyu gocundurabilir, onu nasıl defetmeli?
    Islık çalayım veya bir türkü mırıldanayım dedim; ama ortaya yeni, yâni içime doğuveren besteler çıktı: yarına bağlı ihtimallerin, yarın olabileceklerin besteleri…. ve ben, bu arada, sıgarayı tazelediğimi gördüm. Sinirlendirici bir şey… bu sıgaradan ne umuyordum yâni? Uyku masa başında gelecek değildi ya? hem de ışık böyle pırıl pırıl yanıyorken?
    Daha ikinci çekişini yaşayan sıgarayı geberttim, ışığı söndürdüm, yatağa girdim ve Allah’ı hatırladım; bana uyku ihsan eylesin diye.
    Uyumazsam çok kötü olacaktı; hemen uyumalı idim. Bunun için de uykuya en elverişli durum ve şartları gözetmem gerekti: Midemi gözeterek sol yanıma uzanmış ve heyecanımı yatıştıracak bir konu armaya başlamıştım. Çok geçmeden kalbimin de sol yanda olduğunu hatırladım, sağa döndüm. Bedenim böyle daha rahattı, ama kafamda bir eksiklik var gibiydi: Kafam gözlüğünü unutmuş, biri iyice miyop, öteki iyice hipermetrop bir çift göz gibi, utangaç bir panik içindeydi… evet, kafam.
    Ve, kafam kendi kendini zorladı, sebebi buldu: Sol yana yatarken çevirdiği film kopmuştu. Ekledi:
    Film bir tabiat manzarası idi ve bu benim eski bir yöntemimdi: Uykunun altın olduğu askerlik günlerinde onun sâyesinde pek iyi sonuçlar elde etmiştim; on dakikalık molalarda bile mışıl mışıl uyurdum. Rastgele bir yere şöyle uzanıverir, doğduğum kasabayı, bu kasabadaki kocaman çınarlı bir tepeyi düşünür, ovanın bu tepeden görünüşünü düşünür, böylece de sinirlerim gevşemiş, rahat ve mahzun, dalar giderdim.
    Bu bir kanundu; çünkü her denenişinde ayni sonucu verirdi. Ama işte şimdi iflas ediyordu; işe yaramıyordu:
    Eskiden ve bütün hallerde orayı düşünmek yeterdi bana. Şimdi ise o çocukluk kasabamda olmak istiyor, başka hiç bir şeyi değil, ancak ve yalnız bunu istiyordum.
    Durum böyle olunca da, bu kalleş sıla özlemini söküp atmaktan başka yol yoktu; ben de böyle yaptım. Böyle yaptım ama, ufukta uykuya benzer, hattâ uyku habercisi bir şey görünmüyordu; ufuk bile görünmüyordu: Ufuk, bir toz duman ardında, atomik bir hızla kaynaşan öfkeler, kızgınlıklar, kırgınlıklar, hoşlanışlar, tiksintiler, umutlar, umutsuzluklar, sevgiler ve acılar ardında eriyip gitmişti.
    Beni çileden çıkarabilirdi bu: Yeniden sol yanıma döndüm. Ve bütün bu yüzleri, bu anışları, bu düşünceleri sağ yanımda bırakayım dedim… bırakırım umdum. Ne çare ki, bunların pek çoğu da benimle birlikte sola üşüştüler. Ben de , o zaman, bir hiç değilse yarım sıgara içmenin iyi olup olmayacağını düşünmeye başladım. Bu arada aklıma içtiğim sıgaraların sayısını bulmak sevdası düştü: uzun uzun uğraştıktan sonra, ikindiden bu yana içtiklerimin sayısını tam ve kesin olarak bilmek zorunda olduğumu anladım; yoksa içim bir de bu yüzden mıncıklanıp duracaktı.
    Bir paket bitmişti. Bunu biliyordum. İkinci de ne kadar kaldığını, yâni ne kadarını içtiğimi anlamak için kalktım, ışığı yaktım: Pakette sekiz sıgara vardı. Demek ikindiden bu yana otuz iki sıgara içmişim. Elimde olmadan, “patla” dedim. Sonra da, avunayım diye, bir sürüsü otlakçılara gitmiştir diye düşündüm. Ama, aksine, aklıma hep arkadaşlardan içtiklerim geliyordu.
    Bu işde bir çıkar yol göremeyince yatmaya karar verdim. Masadan kalkarken gözüm yine sıgara paketine takıldı ve ben, sıgaraları lâf olsun diye bir daha sayınca, yedi tane olduklarını gördüm. Şaşılacak bir şeydi bu; çünkü, daha az önce sekiz saymıştım. Allah, Allah diyerek sıgaramdan derin bir nefes daha çektim ve saate baktım: Akreple yelkovan, sarmaş dolaş, tek çizgi! Telâşlandım, sıgarayı, ışığı söndürdüm. En geç yarım saate kadar uyumalı idim. Uyuyamazsam çok kötü olacaktı.
    Yatağa girerken, bir dergide okuduğum “sayı sayma usûlü”nü denemeye karar vermiş bulunuyordum. Bunu şimdiye kadar hiç yapmamıştım; ama yazarın uyku tutmayanlara hararetle tavsiye ettiğini iyice hatırlıyordum.
    Bu sisteme göre, sayılar yüzden başlanarak aşağıya doğru sayılacaktı. Ben, daha sağlama gitmek için, beş yüzden başlamaya karar verdim ve derhal işe giriştim:
    Beşyüz, dört yüz doksan dokuz…. dört yüz doksan sekiz…
    Aman ne güzel! Ben daha iki yüze inmeden, daha iki yüz elli bir demeden kafama hoş bir tenhalık gelmeye başladı ve ben yumuşacık bir hazla, anamdan ninni söyler gibi, sürdürdüm saymayı:
    İki yüz yirmi iki… iki yüz yirmi bir… iki yüz yirmi… iki yüz yirmi… iki yüz yirmi… bozuk bir plâk gibi… iki yüz yirmi… ve ben, ne güzel… enfess…. mükemmel derken, iki yüz yirmi… çünkü iki yüz yirmi… lira benim… iki yüz yirmi-.
    İğneyi plâğın çızığından kurtarabiliyorum. Çok şükür diyeceğim; ama içime, belli belirsiz de olsa bir tedirginlik gölgesi düşmüş gibi: Hızlı hızlı saymaya koyuluyorum; şükretmeye bile vakit kalmamalı; hattâ şükretmeyi düşünmemeliydim bile:
    İki yüz on yedi… iki yüz on altı… iki yüz on beş… işler düzelir gibi oluyor.
    Yüz iki… yüz bir… burnun içini gıcıklayan derin nefesler… beyninde her şeyin dibe, derinlere, el değmedik, gün düşmedik kuytulara doğru çekilişi… ağır ağır.
    Seksen bir… seksen… yetmiş dokuz… derken… imkân yok, yetmiş sekiz’i geçemedim. Nasıl çiğner geçersin kardeşim, nasıl?
    Yetmiş sekiz benim okuldaki numaramdı:
    Yetmiş sekiz, on iki ile on beş yaş arasındaki çocuktur. İldeki okulda geçen üç kıştır. Biri şair, biri milli futbolcu, biri pilot, biri cumhurbaşkanı yapan dört aşktır. Kasabadan, sokak arkadaşlarından, evden üç defa ayrılış, üç defa anaya dönüştür. Mektuplar, sınavlar, “geçtim” diye şarkı söyleyen telgraflardır, babaya. Yetmiş sekiz…
    Attığım gibi yorgana tekmeyi, yataktan fırladım; ışığı yaktım, iki tane de sıgara yaktım: Uykuymuş, uyumakmış, yarınmış, sağlam vücut, sağlam kafa teorisiymiş ve bütün teorilermiş; artık bana vız geliyordu… hepsi de. Saate benden başka kim bakarsa baksın, iki otuz beş derdi, ama ben, inadıma hiç bir şey demiyordum. Demiyecektim de.
    Yarın, yarın diye sayıklayıp durmuştum; işte yarının eşiğinde idim ve nerdeyse tanyeri ağaracaktı… ağaracaktı da ne olacaktı? Yarın, öbür gün, bir yıl beş yıl ne imiş? Bütün mesele yetmiş sekiz’de. Yetmiş sekiz nerede?
    Yetmiş sekiz, iki yüz lira aylıklı, aşçıya, bakkala borçlu; tek kat elbiseli, pençesi delik papuçlu ve… aşksız, arkadaşsız bir gazete musahhihi olmak için var olmuştu?
    Umutların, hayallerin, projelerin -yedi rengi bin bir birleşim ile- ışıl ışıl aydınlattığı gelecek yılların billurları, içlerinden böyle soluk benizli, ezik ve horlanmış yarınlar çıksın diye mi yetmiş sekiz’in rüyalarına sıra sıra dizilmişti?
    Yetmiş sekiz sıgaram olmayışına lânet okuya okuya bütün sıgaralarımı içtim, bitirdim; sonra da, uykuysa, uyumak bir mârifetse, al uykuyu diyerek akşama kadar uyudum.

  19. samet diyor ki:

    şaşkın sözcüğü hangi ses olayı

  20. samet diyor ki:

    şaşkın

  21. melisa diyor ki:

    süper ötesi olmuş

  22. ceren nur diyor ki:

    ya dar kapısında başlayan kısım

  23. mikail diyor ki:

    Performans odevi bitti tesekkur ederim

  24. yıldız diyor ki:

    Ali yi arkasına taktı dükkana getirdi diye başlayan hikayenin adı nedir

  25. Hülya diyor ki:

    tren o istasyonda bir dakika duruyordu. gelirken gece geçmiştik; bu sefer ikindiden epey sonraydı.
    frenlerin gıcırtısı kesilmeden pencereyi açtım: ilerideki vagonlardan birisine heybeli ve sepetli bir köylü bindi. onun hayatını ve geldiği yeri bilmek isterdim. köy, birkaç kilometre ilerideki tepenin ardında olmalıydı. bu, şu berbat yolun orada kayboluşundan belli…
    lokomotifin yanında duran lâcivert elbiseli memur, su buharları içinde, rüyada gibi görünüyordu. istasyonda ne başka bir insan, ne de bir eşya vardı. görünürlerde ağaç da yoktu. şu, karşımdaki çamlar müstesna. saydım; tam 26 tane idiler: ince, fakat çok yüksek ve koyu yeşil renkli tam yirmi altı çam ağacı… dalları tâ yukarıdan başlıyor ve böylece kümenin altında ferah, sakin ve rüyalı bir kıt’a meydana geliyordu.
    bir yaz ikindisi orada oturmak, uzakları ve uzaktakileri düşünmek hoş olmalıydı.
    düdük öttü. ileride, katar şefine selâm duran istasyon memuru, lokomotifin büsbütün salıverdiği su buharları içinde büsbütün hayalleşti. tren ağır ağır yürüdü. çamlar geriye doğru kaydı. tek katlı, uzun istasyon binası bize doğru ilerledi:
    evvelâ, açık duran bir kapı; içeride masa, manipleler, şeritler; bir soba… sonra, ince ve mor tel örgülü bir pencere, bir pencere daha. ve., sen…
    sen o pencerede idin:
    odana sızan donuk ikindi aydınlığında beliren yalnız sendin; yalnız senin saçların, güzel yüzün, omuzların… işte o kadar. geri taraf koyu kurşunî bir karanlığın sınırsız boşluğu içinde ve asırlarca ötede kaybolup gitmişti.
    sen de kayboldun.
    tren hızını artırıyor: istasyon memurunun önünden, bir sitem bakışı gibi bir lâhzada geçtik.
    kocan odur değil mi?
    odandaki her şey koyu kurşunî bir karanlığın sınırsız boşluğu içinde ve asırlarca ötede kaybolup gitmişti.
    bu, her akşam böyledir değil mi?…
    sabah ne ise… öğleleri ne ise… fakat bu ikindi sonraları.
    hüzün tatlı ve dost bir duygudur; ama tren bırakmaz ki… şu, her akşam bu saatte gelen ve bir dakika durduktan sonra; deli gibi sevilen, fakat sevmeyen bir erkek gibi; vahşî, kaba ve kayıtsız; lâkin vahşeti, kabalığı, kayıtsızlığı arttıkça daha çok sevilen, bırakıp gittikçe daha çok bağlayan bir erkek gibi çekip giden tren. bu tatlı ve dost duyguyu bırakmaz ki…
    bir ara gözlerimiz karşılaştı, değil mi? ve sen benimle beraber kilometreler, kilometreler aştın; saçların omuzlarıma yayıldı ve benden, dinlemek istediğin, gelinlik çağında hasretiyle sarsıldığın sözleri işittin; söylemek için yanıp tutuştuğun fakat söyleyemediğin, asla söyleyemeyeceğin şeyleri bana mırıldandın. yalan mı?
    tren bir masal boşluğu içinde uçup gidiyor ve artık dışarıda her şey birbirine benziyor: namaz vakti…
    sen namaza durdun mu?.. kimin için, ne için dua edeceksin?.. ah bunu bir bilsem.
    annen… sağ mı?
    kasabanız uzakta mı? sokağınız… ne hoştu… hani, köşedeki evde oturan karayağız ilkokul öğretmeni… sen onu istiyordun değil mi?… o da sana bir tuhaf bakardı. bu bakışlar sana kendi arzuların kadar yakındı…
    BU METİNDEKİ SÖZ OLAYLARINI BULUP YOLLAR MISINIZ

  26. tahsin diyor ki:

    çok süper teşekkürler

  27. selocan diyor ki:

    Sağolun çok işime yaradı ellerinize sağlık

  28. selocan diyor ki:

    Çok işime yaradı allah razı olsun sağolun

  29. ezgi diyor ki:

    bunun yazarı kim acaba

  30. duru diyor ki:

    çok iyi

  31. duru diyor ki:

    başlıksız metin olmaz çok saçma

  32. duru diyor ki:

    ya başlıksız metinmi olur çok saçma

  33. duru diyor ki:

    ya başlıksız metinmi olurmuş hemen yazın bence

  34. yusuf ali diyor ki:

    kendiniz bulun baslıgınıda akıl mı yok sizde ben ce ”cimri adam”

  35. harun diyor ki:

    bu hikayenin yazarı kim yazar mısınız ?

    • yusuf diyor ki:

      mal bu hikaye uyduruk kım olcak yazarı mal harun
      bu arada kızlara sesleniyom ben Yusuf ali terzi faceden eklesinler hemen yatağa atarım amına akıtırım

  36. harun diyor ki:

    bu hikayenin yazarı kim söyler misisniz ?

  37. ekrem diyor ki:

    baslık NEDİR

  38. başak diyor ki:

    başlık nedir ?

  39. İsa ERBİL diyor ki:

    Zavallı ALİ

  40. Meryem - Salihh diyor ki:

    BasLik ???????

  41. idris diyor ki:

    kovulmuş kelimesin govulmuş şeklınde olması

  42. miraç diyor ki:

    metnin başlığı yok lütfen yazarmısınızz

Yorum Yazın

Sponsorlu bağlantılar

 

İletişim

Sitemiz ile ilgili olarak görüş,öneri ve şikayetler ile reklam teklifleri için eokulegitim[at]gmail.com e-posta adresimizi kullanabilirsiniz.